11 Haziran 2014 Çarşamba

Selin'in Hikayesi: Ben Bugün Çoktandır Bildiğim Bir Şeyi Yeniden Öğrendim

"Ben bugün çoktandır bildiğim bir şeyi yeniden öğrendim: İnsanın kendi varlığının sorumluluğunu üstlenmek zorunda olması kadar korkutucu ve aynı zamanda özgürleştirici bir şey yok."


4 yıl önce diyet yapmaya başladığım gün böyle yazmışım. Elbette, diyet tekniklerini tüm incelikleriyle biliyorum. Neye karşı tahammülsüz olduğumun farkındayım yani. Kilomun standartlar dahilinde olduğu zamanlar çocukluğumun ilk yıllarında çekilmiş fotoğraflarda kalmış. 11 yaşımda ilk diyetisyen seansına zorla götürülmüşüm. Zorla- çünkü, neden değişmem gerektiğini anlayamıyorum. Evdeki yiyecekler epeydir benden saklanıyor. Zorla yürüyüşlere götürülüyorum, bayılacak gibi olana kadar zayıflamam gerektiği üzerine vaazlar dinliyorum. Spor salonlarının rutubet kokan soyunma odalarında "üzülme, verirsin daha çok küçüksün"lerle karşılaşıyorum. Neden üzülecekmişim? Bu halimle benle dalga geçtikleri için mi? Ben yaşamak istiyorum- olduğum şekilde. Hiçbirinin farkında değilim. Bacaklarımı açıyorum, zıplıyorum, uzanıyorum. Kalp atışlarım, salonda çalan korkunç pop şarkılarının temposunda duyulmuyor. Nefes alamıyorum. Bulunduğum her yerde hır gür çıkararak kendimi ispatlamaya çalışıyorum. Bir daha o spor salonuna dönmüyorum. Spor kurslarına gönderiliyorum ama asla süreklilik sağlamıyorum. İştah kesiyor diye akupunktura gönderiyorlar; göbeğime iğneler, kulağıma düğmeler sokuyorlar, ben daha çok kilo alıyorum. Her seansta biraz daha. Ya var olacaktım ya hiç olacaktım, öyle ya. Lisedeyken psikologun biri bana "duygusal açlık"tan falan bahsediyor. Gerekli bahaneyi bulduğumu düşünüp duygusal açlığımın sorumlularını daha çok yiyerek "cezalandırıyorum". Sonunda işte, daha öncesinde de anlattığım gibi, 17 yaşında 100 kilonun üstünde bir genç kadın olarak üniversiteye yollanıyorum.

22 yaşımda, mezuniyetimden neredeyse bir yıl sonra, ağlamaktan bitap düşmüş bir halde artık zayıflamam gerektiğine karar verdim. Kendimi yatırmaya çalıştığım "kendiyle barışık şişman kadın" eşgaline asla sığmıyordum. Kendim olarak kendimi yaşamak istediğim hayatımda kendime ait olmayan onlarca cümleyle konuşmaktan, başkasının diliyle kendimi dövmekten çok yorgundum. Kazandıklarımın esamesi kaybettiklerimin yanında asla okunmuyordu. Son birkaç yılımı anti-depresan kullanarak geçirmiştim. O arada, sevgililiğe benzer, kısa süreli garip bir ilişki yaşamıştım. Erkek arkadaşım sokakta bir kez olsun elimi tutmamıştı. Bunun bedenimle ilgili olma ihtimalini kendime yediremiyordum, ama güvenim ve huzurum sürekli azalıyordu. "Özgüven sahibi" bir insan olmak için öncelikle, bizimki kadar tedirgin bir toplumda özgüvenin ne anlama geldiğini iyice kavramak zorundaydım. Belki böylelikle kendime ait bir güven alanı inşa edebilecektim. 

Hiç yapmayacağım dediğim şeyden başladım ve diyetisyene gittim. Diyet sektöründe değişen neredeyse hiçbir şey yoktu. Önemli olan, "işin kafada bitmesi"ydi. Karbonhidrat ve protein dengesi ayarlanmış bir liste, kibrit kutusu küçüklüğünde peynirler, avuç içi büyüklüğünde elmalar, ara öğünler, sabah akşam yediklerimi yazacağım bir karne.. Sınırları yeterince belirlenmiş bir halde odadan çıktım. Sonraki altı aya dair hatırladığım tek şey, diyetten başka bir şey yapmadığım. Bunun nispeten önemli bir nokta olduğunu düşünüyorum. Belki diyet deneyimi olan birkaç insan da katılacaktır. Diyet, yani şu diyetisyen listeli diyetler, hem psikolojik hem lojistik anlamda belli bir mesai, disiplin istiyor. O zamanlar işsizdim, bir yandan iş arıyor bir yandan diyet yapmakla meşgul oluyordum. Akşam uyuduğum saatten sabah uyanacağım saate kadar sınırları belirlenmiş bir zaman dilimini, inanın, esnetebildiğim kadar esnettim. Kendi adıma, başka türlü herhangi bir düzeneğe eklenemezdim. İlk üç kilomu verdikten sonra yediklerimi kaydetmeyi bıraktım. Kendimden başka kimseye hesap vermek istemiyordum. Kendi "inat" mekanizmam hala işliyordu yani. Birkaç ay sonra da diyetisyen gözetiminden tamamen çıktım. İrademle ilgili ufak bir hatırlatmaya ihtiyacım vardı. İlk beş, ilk on derken gazı almıştım. Gerisi gelecekti. Daha rahat yürüyebilecektim, bol tişörtlerle katlarımı kapatmaya uğraşmayacak, belki zaman geçtikçe platonik aşklarımın karşısına tiril tiril elbiselerle çıkacaktım. Tanrılar ikna edilmek istiyordu. Olamadığım bir şeymiş gibi davranmaktan vazgeçip isteklerimin kaynağını irdelemeden uygulamaya geçecektim. 


İlk on kilomu verdikten sonraki bir görüntüyü unutamıyorum. Alelade bir an.. Birkaç saniyeliğine aynaya baktım ve boynumu, iman tahtamı "fark ettim". Onca zaman sonra omzumun iki yanında boşlukların ortaya çıktığını gördüm. İnanılmaz geldi bu bana. Çok güzel görünüyordu. Bağrım, nispeten normal bir insanın bağrına benziyordu. Buzları yavaşça eriyen bir kış ağacı gibi, bahar geliyor ve gövdem ortaya çıkıyordu.

Diyet yapıyordum, ama bir yandan da spora karşı gösterdiğim direnç hala devam ediyordu. Zaman zaman küçük yürüyüşlere çıkıyor, spor yapmazsam vücudumda oluşacak defoları hatırlatanlara kulak asmıyordum. Gözlerinde yeterince "defolu" yaşamıştım, bundan sonrası beni ilgilendirecekti. 19. kilomu verdiğim hafta sonunda bir iş buldum ve yeni yılın ilk günü İstanbul'a taşındım. İlk yirmi kilo hedefime ulaşmama ramak kalmıştı ve geçen süre boyunca işin zihinsel kısmından çok fizyolojik kısmına odaklanmıştım. En zorlu kısım ise henüz başlamamıştı. 20 kiloyu vermiş, hala kilolu ama nispeten rahatlamış bir genç kadın olarak "yeni bir hayata" başlıyordum. Sonrasında,  kazanırken kaybedilenleri düşünecek kadar vaktim olacaktı.

1 yorum:

  1. Canım tebrik ederim. Bende 80 kiloyum ve insülin direncimden dolayı kilo veremiyorum. Tavsiyelerin var mı bana?

    YanıtlaSil