8 Haziran 2014 Pazar

Selin'in Hikayesi: ''Ben Sana Yeme Demiyorum. Ye, Ama Az Az Sık Sık Ye.''

Eğer yeterince cesaretle geri dönüp bakabilirsem, az az sık sık çekilen kahırları herkesin bir şekilde işine yarayacak küçük, mucizevi hikayelere dönüştürebilirim, diye düşündüm. Sonuçta, kendi gerçekliğinde ağır veya çekilmez görünen deneyim, yeniden yorumlandığında yerini ve zamanını bulur; her hikaye, müstakbel kavuşma anını içinde taşır diye biliriz biz. 

Işık hızı kuvvetiyle gerçekleşen bir çarpışma, sarsıntı, yıkım ve kaçınılmaz olarak; yeniden kurgulama, kavuşma, ve ardından gelen koşma isteği..Pınar'ın blogunu okuyunca hissettiklerim aşağı yukarı böyle şeylerdi. Art arda dizilmiş cümlelerin havada halkalar çizerek ciğerlerime kadar ulaşması ve bum! Geride bıraktığın şey yalnızca kiloların mı Selin? Geride kaldılar mı gerçekten? Aynadaki kim? Omuzların şimdiye mi ait? Şu sen, şu gözlerin, ısrarla mahmur?

Ne olacaktı, nasıl olacaktı bilmiyordum ama geri dönüp 113 kilo olan o kızı dinlemek ve O'nu söylemek zorundaydım. Pınar da bana odasını açtı, al, burada avaz avaz bağır dedi, sağ olsun. O yüzden buradayım. 

Şimdi, biz -yani ben ve ailem- bu ipin ucunu tam olarak nerede ve ne zaman kaçırdık bilemiyorum. Tahminlerim var, tabi. Büyük büyük dedeleri pehlivanlığıyla nam salmış bir ailenin modern zamana ulaşan zavallı bir bireyiyseniz, paketlerce halley yememenizi tavsiye edebilirim ancak. Beslenme çantanıza meyve suyu konmasına bir şekilde engel olmanızı (ah!), babanızdan gizli yediğiniz o bisküvilerin hedefini şaşırmış bir açlıktan başka bir şey olmadığını anlatmak isterim. Fakat, mevzu bu değil. Herkesin her şeyin en doğrusunu dilediği kaynaktan rahatça öğrenebildiği ve onu meşrebine uygun bir şekilde kullandığı bir zamanda yaşıyoruz. Tavsiye mavsiye, tatavadan öteye gitmiyor.

Şişmanlığımı Don Kişot'un zırhı gibi kuşanıp gönlümce zararlı beslendiğim zamanlar.. "Ama yüzün çok güzel", "aslında sabah yürüyüş yapsan", "daha çok gençsin, şimdi kilo verdin verdin.." aklınıza gelebilecek her türlü klişeye öncesinden de çok yiyerek tepki veriyordum. Çoğunluğun standartlarına, yıllar yılı kadın bedeni üzerinden kurgulanmış her türlü güzellik efsanesine, anneannelere, komşu teyzelere, erkeklere, erkek arkadaşlara, onların annelerine, kendi anneme, babama, mitolojiye, Doktor Öz'lere, akupunkturculara, diyet ürün ve jean endüstrisine karşı genç bir kadının yiyebileceğinden çok daha fazla yiyerek kendimce onurlu bir kavga veriyordum. Kadınların bedenleriyle ilgili kararları kendileri almaları gerektiğiyle ilgili yazılar yazıyor, gerçek aşkın suretinin çirkin olduğuyla ilgili kendinden emin, romantizmini son derece haklı bulan konuşmalar yapıyordum. Hiçbir zaman diyet yapmayacağımdan neredeyse emindim. Bir durumu birçok boyutuyla irdeleyebilmesiyle gizliden gizliye övünen ben, reddedilemez olanı, kendi bedenimin gerçekliğinden ziyade, kendi bedenimi algılayışımdaki gerçekliği görmeyi ısrarla reddediyordum. Hep kıyıda yüzüyordum, çünkü er ya da geç boğulacağımı seziyordum.


Aslında olmakta olan şey, onurlu bir direniş falan değildi. İzini, üzüntüsünü hep taşıyacağım ağırlıkta, haddinden fazla uzun süren bir inkardı. Kendimi bir erkekle güçlükle hayal edebiliyordum. Hayallerimde ben -yani beden olarak ben- hep flu, yarısından aşağısı olmayan bir gaz bulutu gibiydim. Kendi hayalimde kendimi göremiyordum, ancak aynaya bakmakla ilgili bir sıkıntım yoktu. Kat kat göbeğime, standart dahilindeki insanların üç kolu büyüklüğündeki bacaklarıma bakıyordum, ancak, görüntü beni şaşırtmıyordu. Seyrinde ilerleyen bir inkarın içinde yeterince yaşarsanız, asıl şaşılacak olanın etraf olduğuna ilişkin epey çarpık bir inanışa kapılırsınız. Şimdi duyduğumda beni neredeyse çılgına çeviren "ben böyleyim" tarzı laflar, o zamanlar bir kararlılık ifade ediyor gibi geliyordu kulağıma. Bir kişilik özelliği sandığım türlü türlü gizli kompleksim vardı. Kendimi sinsice ikna ediyor, isteksizliğime edebi kılıflar uyduruyor ve bedensel olarak mevcut bulunacağım herhangi bir platforma dahil olmuyordum. "Sosyal aktivitiler"e bir şekilde dahil olduğumda da süreklilik sağlamıyordum, ama insan ilişkilerinde abartı bir şekilde dışadönüktüm. Kendi şişman şakamı kendim yapıyor, hoşlandığım çocuklara "nasıl olsa olmayacak" rahatlığıyla açılabiliyordum. Tahmin ettiğim üzere "olmadığında" platonik aşk acıma güzel bir sebep de çıkmış oluyordu. Bütün bunların sorumlusu hepimizi dahil etmeye çalıştıkları o kapsayıcı, canavar ekonomik sistemin sosyal uzantılarıydı. Hakkım vardı muhakkak, ama o "yiğitçe" kuşandığım zırh aslen etraftan mı yoksa kendimden mi korunmak içindi? Uzun süren bir azabın sonunda bir gün kılıfımı yitiriverdim. Sorunun asıl cevabını vermeyi tek bir saniye daha erteleyecek takatim kalmamıştı. Kaybolmuştum ve yaşamak istiyorsam, kendi kendimi bulmak zorundaydım.

Asıl mücadelenin sürecin kendisi olduğundan henüz habersiz, sonunda bir karar alabilmiş olmanın rahatlığıyla 113 kilodan geri saymaya başladım. 

2 yorum: